Din Kardeşlikleri
Sağlamdı ![]()
O DİYARIN SAKİNLERİ, seven ve sevilen kimselerdi.
Birbirlerini imanın gereği olarak severler ve yapmacık olan her şeyden
kaçınırlardı. Din kardeşlerine imanları ne ise yüz hatları, minik hareketleri de
aynı olurdu. Kardeşlerine dıştan bir türlü içten başka türlü katiyyen
davranmazlar ve bunu nifak alameti sayarlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, şakadan da olsa din
kardeşlerini telaşa düşürmezlerdi. Müslüman bir kardeşi telaşa düşürmenin
kötü bir amel olduğunu kabul ederler, latife cinsinden de olsa telaşa kapılacak
hareketlerden uzak dururlardı.
Kardeşlerini hakir ve küçük görmezlerdi. Daima karşısındaki
kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederlerdi. Kardeşlerinin üzerinde yara bere
görseler, onunla ilgilenirler, yarasını temizlerler, hatta temizlemek için bez
parçası bulamasalar ağız ve dilleri ile temizler, sonra ağızlarından
çıkarırlardı. Bugün okuduğumuz zaman çocuklarımızı tiksindiren bu hadiseler, o
diyarın sakinlerinde alışılmış ahlaklardandı. Çünkü o zümre gerçekten Allah'a
iman etmişlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ, müslüman kardeşlerine
lanet okumazlardı. Hatta onlardan birisi için şöyle anlatılır;
O, şaraba düşkündü. Bir türlü nefsinin dizginlerini eline
alamamıştı. Ceza olarak, had vurulur, sonra serbest bırakılırdı. Yine bir gün
içmişti. Tuttular ve ceza verileceği meydana getirdiler. O, orta yerde, etrafı
nıüslümanlardan halka olmuştu. Kalabalığın yanına gelen Hz. Ömer, adamı tanır
tanımaz: "Hay kahrolasıca, yine mi sen?" dedi. Rahmet ve şefkat peygamberi
derhal:
"-Ona lanet okumayın, Allah'a yemin ederim ki, ben onu
tanıyalı beri hep Allah ve Peygamberini sever." buyurdu. İşte böyleydi.
Hayatlarının her bölümüne iman hakim olmuştu. Her işlerinde ibret ve tatlılık
vardır. Yıkılır mıydı bu insanlar?
O DİYARIN SAKİNLERİ, müslüman kardeşlerinin
aleyhinde konuşmazlardı. Çünkü biliyorlardı ki, birisi başka bir kardeşi aleyhine
konuşursa, konuşanın şahitliği artık kabul edilmez. Ne ağır bir durum. Onların
yanlarına gelen biri, şayet başka birinin aleyhine de konuşsa, konuşanın ağzının
payını verirler ve konuşmasına mani olurlardı. Yine bilirlerdi ki, bir kimse laf
getirirse, karşı tarafa da laf götürür. Müslümanın şahsiyetini alaşağı edecek
bu kınanmış ahlaktan şiddetle kaçınırlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ, eğer kardeşlerinden
birinin kalbini kırmışsa onunla barışıp, helalaşmadıkça gözlerine uyku girmez,
sanki sema altında en ağır günahı işleyenin kendileri olduğunu zannederlerdi. Yine
bir gün şu hadise vâkî olmuştu. Kızgınlık eseri olarak Ebû Zerr (r.a.), Hz.
Bilal'e: "Yebnes sevda, ey siyah (kadın)'ın oğlu!" demiştir. Bu söz ise,
Bilal (r.a.)'in çok zoruna gitmişti. Dert ortakları Peygamberimize gitti ve Bilal ile
arasında geçeni anlattı. Resûlullah (s.a.v.) Ebû Zerr'i çağırttı ve "Sizin
üzerinizde cahillik izi görmekteyim", buyurdu. Ebu Zerr doğruca Hz. Bilal'in evine
gitti ve kapısının önüne yattı. Bilal (r.a.)'ın bundan haberi yoktu. Kapıyı
açınca yatan birini gördü. Kapının önüne yatan Ebû Zerr idi ve şöyle demişti:
"Bas ya Bilal, ayaklarınla yüzüme bas ve geç! Vallahi ayaklarınla yüzüme
basıp geçmedikçe buradan kalkmayacağım..."
O DİYARIN SAKİNLERİ, işte böyleydi. Çünkü
cidden iman etmişlerdi. Bizler hiç böyle miyiz acaba? Birbirimize
küskünlüğümüzün sebeplerine hiç eğildik mi? Birbirimize taşıdığımız buğz,
kin, nefret gibi müslümanda bulunması caiz olmayan kötü hasletleri Allah'ımıza
nasıl izah edeceğiz? Düşündünüz mü hiç? Hayatınız boyunca Allah için bir
kimseye buğz ettiniz mi? Hayır, hayır... Nefisler için belki evet, fakat Allah için
hayır. Allah için buğz edenler istisnadır.
O DİYARIN SAKİNLERİ, birbirlerinin gizli
hallerini araştırmazlar. Hep kendileri ile meşgul olurlar ve "ey hataları örten
Allah, bizim hatalarımızı ört" diye Allah'a dua ederlerdi. Sonra şu hususa da
imanları tamdı. Yüce Allah bir kuluna ihsanda bulunursa, kendi, kusurları ve hataları
ile meşgul eder ve başkalarını unutturur. Yok bir kuluna bu iyiliği murad etmez ise,
kendi hata ve kusurlarını unutturup, başkaları ile meşgul ettirirdi. Düşünüyoruz
da, bizlerin çoğu ikinci sınıfa giriyoruz. Hep başkalarının ayıp ve hataları ile
meşgul oluyoruz da kendimizi unutuyoruz...
O DİYARIN SAKİNLERİ, günah işleyene değil
günaha buğz ederdi. Öyle ya, günah işleyen birine buğz edilse o adamı kaybetmek
olur. Kendisine değil de işlediği günaha buğz edilirse, adam kurtarılmış olur.
Şöyle bir düşünelim, adamın birisi, uçuruma düşse yardıma çağırsa, adamı
kurtarmak için acele ederiz. Aynen bunun gibi, günah çukuruna yuvarlanmış olan
birine, şahsına buğzettiğimiz zaman adamı ebediyen kaybederiz. Fakat ameline,
günahına buğzedersek adamı kurtarma ihtimali çoğalır. Suçlu, işlediği suçu
bırâktığı zaman yine kardeşimizdir. Onun için o diyarın sakinleri günah
işleyenlere değil, işlenilen günaha buğz ederlerdi. ,
O DİYARIN SAKİNLERİ, herkes ile iyi geçinir ve
tatlı dille konuşurlardı. Tatlı dil, yumuşak söz, bütün peygamberlerin müşterek
hususiyetleridir. Bir mü'minin, din kardeşine en büyük hediyesi ve onu tatmin edecek
bahşişi, güler yüz ve tatlı dildir. İşte o diyarın sakinleri bu hediye ve
bahşişleri birbirlerine çok çok sunarlardı. Biliyorlardı ki, dünyada kimse
kalmayacak, herkes ölüp diğer alemde buluşacaklar.
Yunus'un demiş olduğu gibi: "Sevelim, sevilelim, dünya
kimseye kalmaz..."
O DİYARIN SAKİNLERİ, bizler için bir aynadır,
bir misaldir, ölçüdür, terazidir. Herkes kendisini onlara bakarak düzeltsin,
tartsın. Hep beraber haklarında hiçbir ihtilaf olmayan bu altın zincirin takipçisi
olalım. Çünkü onların hayatı sahih bilgilerle, Kur' an ayetleri ile tespit edilmiş
ve Allah onlardan razı olmuştur.
Abdullah Büyük
Ana
Sayfa O
Diyarın Sakinleri
557