İnsanları Allah'a ve
Resûlüne Çağırırlardı ![]()
"Ey Mü'minler, Peygamber, size hayat verecek olan şeriat
emirlerine, sizi davet ettiği zaman,
Allah'a ve Rasûllüne icabet edin..."(Enfal Suresi: 24)
O DİYARIN SAKİNLERİ, Allah'a, âhiret gününe
gerçekten inandıkları için tam müslümanlardı, iki yüzlülük yoktu. Sadece
inandıkları ve amel ettikleri şeylere insanları davet ederlerdi. Mum gibi etrafını
ışıtıp, sonra da tükenmezlerdi. İman gibi yıkılmaz bir devlete sahiptiler. Onun
için fanilere değil, bakî olan Hz. Allah'a ve O'nun sevgili Resûlünün ölümsüz
sözlerine davet ederlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ başlarında bulunan
Peygamberleri bir beşer olarak, insan olarak görürlerdi. Fakat; Taşlar içindeki bir
yakut gibi elmas gibi görürlerdi. Onun için taşkınlıkları olmazdı.
Peygamberlerinden neyi görmüşlerse onu alırlardı. Çünkü Peygamber (s.a.v.)
insanlık için kurtuluşlarına bir sebep idi. O'na müracaat yapılmadan âhiret ve
dünya saadetine kavuşmak mümkün değildi.
O DİYARIN SAKİNLERİ insanlara maddi ve manevı
hayat veren esaslara davet ederlerdi. Onların telkininde, sohbetinde bulunan bir insan
pasif olamazdı, korkak olamazdı, batılı tasvip edemezdi, fanilere sırtını
dayamazdı, tağutu hiçbir yönüyle sevemezdi. Çünkü gerçek davetçiler onlar idi.
Eğitim ve öğretim düzenlerini Allah'm Resûlü kurmuş ve çobanından valisine kadar
herkes bu eğitimden geçmişti.
O DİYARIN SAKİNLERİ bir insanın müslümanca
yetiştirilmesi için önce akidesinden başlarlar, sonra akidelerinin gerekli kıldığı
amele sevk ederler ve sonra da onları cihada hazırlarlar idi. Cihadı unutmuş ve terk
etmiş bir kavmin helak olacağını biliyorlardı. Bile bile bu tehlikeye,
cihadsızlığa düşmek akıllarına bile gelmezdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ tüm insanlığı bitmez ve
tükenmez bir sistem olan İslâm'a çağırırlar, kullara kul olma putçuluğunu
temelden yıkarlardı. Davet ettikleri insanlar müslümanların safına geçince yerini
hemen tespit ederler ve bir vazifede istihdam ederlerdi. Böylece cemaati teşkil eden
fertler başıboşluktan kurtulurlardı. Şunu biliyorlardı ki, müslümanın ömür boyu
fert olarak yaşaması mümkün değildi. Çünkü İslâm, cemaat dinidir. Fert bu
cemaatin içinde kalırsa değer taşır; ayrılırsa kıymetten düşer ve şirke, küfre
düşme ihtimali belirir. İşte O DİYARIN SAKİNLERİ canlı bir hayatın mimarları
oluyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ tevhidi tebliğ ederlerken
onun kalplerde mücerret olarak kalan, kalplerde mahkum olan bir duygu olamayacağını,
uğruna mücadele verilmeyen bir inancın îmanı temsil edemeyeceğini
haykırıyorlardı. Davetlerinde devamlılık vardı. Bir defa girip sonra da
alakalarını kesmiyorlardı. Ücretini Hz. Allah'tan alacağına inanmış bir kimsenin
zaten bundan başka da bir tavrı olamaz. "Kulların kalbi, Rahman olan Allah'ın
kudret elinde olduğuna göre bize düşen tebliğdir" diyorlardı. Bu tebliğlerinin
devamında her şeyi göze almayı ihmal etmiyorlardı. Sonu ölüm de olsa, bu ölüme
seve seve gitmeyi arzu ediyorlardı:
BU DİYARIN SAKİNLERİ ise, davette tam tersinden
başlıyorlar. İnsanları Allah'a ve Resûlüne değil de kendi cinslerinden olan
insanlara davet ediyorlar. Böylece bazı fani varlıkları putlaştırmaya alet
oluyorlardı. Halbuki dava olarak İslâm'ı kabullenip, insanları İslâm'a davet etmek
temel prensibimiz olması gerekirken tam bunun aksi yapılmaktadır.
BU DİYARIN SAKİNLERİ, sanki ücretlerini Hz.
Allah (c.c.)'tan almayacakmış gibi davranıyorlar. Hatalı da olsa müslümanlar
arasında sık sık tekrarlanan küsme, darılma, kopma hep
bu sebeplere dayanmaktadır. İslâm'da iş Allah için yapılır. Okunan besmelenin
gerçek yüzü de budur. Meşru olan her işin başlangıcında besmele okunması
esastır. Davetçi, tebliğci, hizmetine başlarken besmele çekiyorsa, artık davetini
Hakk için yapacak demektir. Hakk için ortaya çıkanlar ise çıtkırıldım olmazlar.
BU DİYARIN SAKINLERİ fiilden ziyade failler ile
meşgul oluyorlar.
BU DİYARIN SAKİNLERİ, piyasa haberlerine fazla
iltifat ederler. Aslını araştırmadan fasık haberler ile iktifa ederler. Bir de
yaşadığı yerin fıkhî görüntüsünü hala belirleyememişse, neyin iyi neyin kötü
olduğu çığırdan çıkmış demektir. O zaman fıkhın da bir kıymeti kalmaz.
Çünkü fıkhın tarifi: "Kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesidir" olarak
yapılmıştır. Şimdi bir müslüman içinde yaşamış olduğu şu zamanda neyin iyi
neyin kötü olduğuna dair elinde şer'i ölçüler yok ise nasıl yaşayacaktır? Netice
de hak olanlar batıl, batıl olanlar hak safına geçecek ve ilahî ölçülerden mahrum
olan bu kimse bir gün küfre, şirke, fıska "evet" diyecektir.
BU DİYARIN SAKİNLERİ İslâm'ı bir bütün
olarak anlatmanın yerine, bütünden parçalar kopararak, parçayı da bütün yerine
koyarak anlatmaya çalışıyorlar. Halbuki İslâm namazı ile, cihadı ile zikri ve
ticareti ile, siyaseti ve hükmü ile bir bütündür parçalanamaz. Kim parçalamaya
yeltenir, buna gücü yetmediği gibi, kendisi de helak olur. Onun için İslâm bir
bütün olarak kabullenilmeli ve insanları bu bütüne davet etmeliyiz.
BU DİYARIN SAKİNLERİ, yapmadıklarını daha çok
söylüyorlar. Ayeti kerimenin tam zıttı olan bir tavra bürünüyorlar. Lafı çok
olanın ameli az olur. İş yapıp az konuşanlar mü'min, laf yapıp işi bırakanlar
münafık sıfatında olanlardır. İnsanlara sık sık "yapınız, veriniz,
okuyunuz..." diyenlerin biraz da kendilerine bu emirleri ayırmalarını tavsiye
edeceğiz. Nefislerinde denesinler, sonra aileleri, çocukları ve mesul oldukları
kişilere açılsınlar, bakalım durum nasıl olacak. Bir insanın işin başında
kendisine faydası yoksa başkalarına nasıl faydası dokunabilir?
BU DİYARIN SAKİNLERİ, her hususta o diyarın
sakinlerini takip etmeleri gerekir. Konuşurken, dinlerken, yatarken, kalkarken...
Çünkü misal alınması icap eden nesil ancak onlardı. Zamanımızda yaşayıp da
İslâm'da yol katetmiş ve bu arada güzel yaşayışı ile örnek olmuş zevata da
hürmetimizle beraber, yanıldıkları noktalarda ikazcı olmak şiarımızdır.
Şefaatlarını ümit edeceğimiz öyle kimseler olabilir ki, bazı görüş ve
tavırlarında hata yapmışlar ise hatalarını kabullenemeyiz. Fakat kendilerini de saf
dışı etmeyiz. Bizler için duacı olmalarını talep ederken, vefat etmiş olanların
da şefaatini ümit ederiz...
Abdullah Büyük
Ana
Sayfa O
Diyarın Sakinleri
173