Dünya ile Ahiretin
Arasını Açmışlardı ![]()
"Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir
öğünme, mal ve evlatta çoğalmadır. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki, bittiği o
yeşil bitki, ekincilerin hoşuna gider. Fakat sonra o kurur da sen onu sararmış halde
görürsün, sonra da o çöp olur" (Hadid suresi: 20)
"Allah'ın sana verdiğinden (O'nun
yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet AMMA DÜNYADAN DA NASİBİNİ UNUTMA.
Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu
arzulama. Süphesiz Allah bozgunculara sevmez" (Kasas: 77)
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN
madde ile mana, akıl ile kalb, ceset ile ruh ne ise, dünya ve âhiret de o idi. Onların
hayatında âhiretten kopmuş bir dünya olmadığı gibi, dünyadan kopuk bir âhiret de
yoktu. Dünya da onlarındı, âhiret de. Onlar bir avuç çamuru, ruhi nefesten; ve ruhi
nefesi bir avuç çamurdan ayırmama inancına sahiptiler.
O DİYARIN SAKİNLERİ,
insanın dünya dediğimiz arzda yaratıldığını ve halife seçildiğini; ruhlar
aleminde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sualine "Bilakis
Rabbimizsin" cevabını verdiğini, Allah'ın emirlerini yerine getirmek için,
alemin kendisinin emrine verildiğini ve imtihan alanında mücadele edeceğini biliyorlar
ve ona göre hareket ediyorlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ hayatı
dengelemişlerdi. Çünkü dengeli, ölçülü bir ümmet olma vasfına haiz idiler.
Dünya ve âhiret dengesini bozan Yahudi ve Hıristiyanlardan sonra, bu görevin İslâm
ümmetine verildiğine inanırlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN
inancı şöyleydi:
- Allah (cc) hem dünyanın Rabbidir, hem de
âhiretin.
Hz. Peygamber (sav) Yüce İslâm dinini,
dünyada yaşayan insanlar için getirmiş ve nasıl yaşanacağını göstermiştir.
-
Müslüman, bugün bir ilahın, yarın da başka bir ilahın emrine giremez.
- Yine müslümanın aklı bir tarafta, cesedi
bir tarafta, ruhu da bir başka tarafta olamaz. Bu husus muvahhidlik vasfına terstir.
- Müslümanın hayatında parçalanma olamaz.
İbadetleri de dağınık olamaz.
O DİYARIN SAKİNLERİ
dünyada yapmış oldukları her şeyi âhiret yatırımı kabul ederler ve onları ibadet
inancı içerisinde yaparlardı. Namaz, cihad, evlenmek, ticaret yapmak ilim tahsil etmek,
dünyayı imar etmek. evet bütün bunların hepsi dünyada yapılıyordu ve her biri bir
ibadet hüviyetine sahipti.
O DİYARIN SAKİNLERİ işe
giderken, çalışırken, seyahate çıkarken: "Şimdi dünya için
çalışıyorum"; camiye giderken de "Şimdi âhiret için çalışıyorum"
gibi yarılış bir inanca sahip değildi. Çünkü yüce Allah (cc) hem camideki, hem de
cami dışındaki hayatın Rabbi ve düzenleyicisidir.
O DİYARIN SAKİNLERİ,
önlerindeki Peygamberlerinin dünya hayatına da şahit oluyorlardı. O yüce Resûl hem
devlet başkanı hem ordu komutam, hem hakim, hem arabulucu idi. Öyle ise müslümâna
düşen vazife, dünyayı füzeleştirip, öbür aleme yani öbür dünyaya
aktarmasıdır. "kişi (âhirette) iki elinin gönderdiği şeyle
karşılaşır" buyruğu ne güzel meseleye parmak basıyor.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nin
hayatı, yemesi ve içmesi, tartısı ve ölçüsü; alış-verişi, namazı, cihadı ve
barışı, iktisadı ve ziyareti, dünyası ve âhireti tek bir dinin (İslâmın)
yönetimine girmişti. Dünyaya hakim olah Allah kıyamet günü insanları hesaba
çekecek olan aynı Allah'tı (cc).
O DİYARIN SAKİNLERİ
dünyaya ait bazı ayetleri ve hadisleri ki bunlar dünyanın zemmine yani kınanmasına,
ayıplanmasına ait kelamları çok iyi anlamışlardı. Dünyayı ayıplayan ayet ve
hadisler, tıpkı yol kenarındaki insanları heyelan bölgesine karşı uyaran trafik
işaretlerine benzetmişlerdi. Bu işaretler trafiği engellemiyor, üstelik rahat bir
yolculuğu temin ediyordu. Yoksa, elleri kolları bağlı, ondan bundan dilenen, dünyayı
başkalarına kaptırıp, âhiret bize yeter,. inancında değillerdi. Çünkü
müslümanın, dünyasını kaybetmesi, başkalarına kaptırması, âhiretini de
kaybetmesine sebep olurdu.
O DİYARIN SAKİNLERİ
dünyada hakim oldukları için, yeryüzü tertemizdi. Yeryüzünün üzerinde yaşanan
hayat, Allah adına yaşanan bir hayat olmuştu. Kirletilmemişti yeryüzü.
Bozulmamıştı kara ve deniz. Islah etmişlerdi dünyayı. Cahili hayatı ayaklarının
altına almışlardı. Yeryüzünde olan ve olacak olan her şey, Allah'ın ve
Resûlünün dedikleriydi.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN
dünyayı ellerinde tutmuş olmaları ile gerek materyalistler (maddeciler) ve gerekse
zalimler tesirsiz hale getirilmişlerdi. Dünya sınıfsız bir topluma şahit olmuştu.
Ezen ve ezilenlerin olmadığı bir hayata dünya şahit olmuştu. Yahudinin tekelinde
olan piyasa hakimiyetini, müslümanlar geri almışlardı. Fakat despotvari olarak
değil, onları kılıç zoru ile piyasadan sürerek değil. İslâmın ticaretini
uygulayarak piyasaya hakim olmuşlardı. "
O DİYARIN SAKİNLERİ
dünyayı sevmemişler, dünyalık varlıkları Allah yolunda harcamakla sevinmişlerdi.
Gün gelmiş bindikleri kıymetli develerini keserek misafirlerine ikram etmişler, gün
gelmiş bindikleri aynı develerini komşusuna hediye etmişlerdi.
O DIYARIN SAKİNLERİ tabiri
hoş karşılanırsa şayet, onların elleri kârda, gönülleri yârda idi. İşte denge
ancak bu şekilde sağlanabilirdi. Dünyayı da kazandılar, âhireti de kazandılar.
Rablerine iki dünyayı sa'y ve çalışmakla imar etmiş oldukları halde dostlarına
kavuştular.
Bu diyarın sakinleri, dünya ve âhiret
dengesinin sağlanmasında o diyarın sakinlerinin hal ve hareketlerine bakıp, bir
mukayese yaparak, fikir dünyalarını düşünmeye davet etmelidirler.
Abdullah Büyük
Ana
Sayfa O Diyarın Sakinleri
115