Aile Hayatlarından İbret
Levhaları ![]()
O
DİYARIN SAKİNLERİ erkeği ile kadını ile Allah'a ve Allah'ın emirlerine,
Resûlün talimatlarına teslim olmuşlardı. Allah ve Resûlü ne derse söz onlarındı.
Allah ve Resûlünün önüne geçmezler, ayet ve hadislerin peşi sıra giderlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bir
aile vardı. Birbirlerine muhabbeti çok olan bu aile her nedense acı bir hadise
yaşadı. Ailenin reisi, hanımına bir tokat attı. Kadın, durumu olduğu gibi babasına
iletmişti. Babası, kızını yanına alarak doğru Peygamberimizin yanma gitti ve
hadiseyi anlattı. Peygamberimiz ferman buyurdu: "Kısas gerekir" Yani
kızınız kendisine tokat atan kocasına aynı şekilde bir tokat indirecektir. Baba ile
kız kısas cezasını vermek için giderlerken. Peygamberimiz geri çağırdı ve
- "Durun gitmeyin. İşte bu Cebraildir.
Şimdi bana geldi ve şu ayeti getirdi "Erkekler, kadınları üzerine koruyucu ve
işlerini yürütücü üstünlüktedirler. "Peygamberimiz devam etti:
- "Biz bir hüküm vermek istedik.
Allah'da bir hüküm vermeyi murad etti. Allah'ın irade ettiği çok hayırlıdır."
(Es.babü'1 Nuzül/Nisaburi).
O DİYARIN SAKİNLERİ ve
onların öncüleri, kılavuzları bir hayatın, bir hareketin içerisindeydiler.
Rehberlerinin hayatı gün ışığı gibi açıktı. Gizli, kapalı tarafı yoktu. Aile
içi hayatları da öyleydi.
Aişe validemiz (r.a), birgün Peygamberimizle
tatsız bir an yaşadı. Ortada bir geçimsizlik vardı. Aralarını düzeltmek için Hz.
Ebubekir hakem kabul edildi. Peygamberimiz Hz. Aişeye hitaben:
- "Sen mi konuşacaksın, yoksa ben mi
konuşayım? Dedi. Hz. Aişe:
- "Sen konuş, fakat doğru söyle"
dedi.
Hz. Ebubekir (r.a.) kızının bu tarz
konuşmasından öyle bir öfkelendi ki, tuttu Hz. Aişe'ye bir tokat attı. Ağzı kan
içinde olan kızına:
- "Hz. Peygamber hakikaten başka ne
söyler?" dedi. Tokattan cam yanan Hz. Aişe, korkusundan Peygamberimizin arkasına
sığındı: Peygamberimiz Hz. Ebubekir'e hitaben:
- "Biz seni bunun için davet etmedik ve
senden bunu beklemedik" buyurdu.
Şu hadiseye bakalım. Yüce Resûl, hanımı
ile bir geçimsizlik halini yaşamaya başlayınca aralarını bulmak için bir hakem
buluyor. Sonra da dargın olan hanımına tokat atılınca, hanımının safına geçiyor
ve tokat atan tarafı kınıyor.
O DİYARIN SAKİNLERİ Allah'a
ve Allah'tan gelen her şeye inanmışlardı. Bu inancın hangi seviyede olduğunu
öğrenmek, meseleye açıklık getirecektir:
Hz. Ömer zamanında geçimsiz bir aile vardı.
Bu ailenin arasını düzeltmek için adamın birini görevlendirdi. Adam gitti ve geri
geldi. Bu geçimsiz ailenin arasını düzeltemediğini Hz. Ömer'e söyledi. Hz. Ömer bu
sefer adamı kamçı ile dövüyor ve geri gön, dererek şöyle diyordu:
- Allah Teâlâ "Eğer bunlar (hakemler)
barıştırmak isterlerse, Allah aralarında onları (uyuşmaya) muvaffak kılar"
(Nisa 35), buyurduğu halde sen "Aralarını bulamadım" diyorsun. Bu ne demek?
Derhal git ve aralarını düzelt ve öyle gel" dedi. Dayağı yiyen şahıs işe
ciddiyet ve samimiyetle başladı ve bu geçimsiz ailenin arası düzelmiş oldu.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN
evlilikleri sevgiye, İslâmî kaygılar üzerine kuruluyordu. Aileler arasında
anlayış, sevgi ve saygı vardı.
Yine bir gün onlardan bir kadın kocasına
kızmış ve kendisine sevmediğini yüzüne karşı söylemişti. Erkeğin çok zoruna
giden bu husus canını sıkmış ve meseleyi Hz. Ömer'e götürmeye sebep olmuştu.
Halife Hz. Ömer kadını çağırmış ve:
- "Sen kocana, kendisini sevmediğini mi
söyledin?" diye sorunca, kadın:
- "Evet ya Ömer, duyduğun doğrudur.
Yalan mı söylemeliydim?" deyince, Hz. Ömer can alıcı bir noktaya parmak basarak
buyurur ki:
- "Evet yalan söyle. Sizden biri sevmese
dahi, eşine sevmediğini söylemesin. Şüphesiz sevgi temelleri üzerine kuruları çok
az aile vardır. Ancak insanlar, İslâmi kaygıları ve çeşitli hesaplardan dolayı
beraberliklerini sürdürüyorlar."
İslâmiyet insanların arasım düzeltmek
için yalan konuşmayı caiz sayan bir dindir. Burada Hz. Ömer'in kadına "Evet
yalan söyle" sözü yanlış anlaşılmamalıdır. Karı-kocanın arasını açmak
haram, ulaştırmak için yalan konuşmak ise caizdir, konuyu böyle kavramalıyız.
O DİYARIN SAKİNLERİ ciddi
müslümanlardı. Şakalarında bile ciddiyet vardı. Hayatlarında boşluk yoktu.
Ağızlarından çıkan her sözden hesaba çekilecekleri inancını tüm sıcaklığı
ile hissediyorlardı.
Sahabeden Abdullah b. Ömer (r.a.) vefat etmek
üzereydi. Rabbine kavuşacağı an yaklaşmıştı Etrafında bulunan insanlara şöyle
dedi:
"Falan adam bana gelerek, kızıma talip
oldu. Ona söz verir gibi oldum. Allah'a yemin ederim ki münafıklığın üçte biri
olan sözünde durmamak sıfatı ile Allah'ın huzuruna varmak istemem. Şahit olun ki
kızımı o kişi ile nikahladım." Ve kızı söz verilen şahsa nikahlandı.
O DİYARIN SAKİNLERİ
evlilikleri ile müstakil birer yuva kuruyorlardı. Pişmiş aşlarına soğuk su katma
hadisesi nadirattandı. Evliliği gerçekleştiren insanlar, yakın akrabalarının
takviyelerini alırlardı. Onların hayatında kaynana, kaynata; tam bir destekçi,
barışçı, düzenleyici ve düzeltici özelliklerine sahipti.
Kızı Hz. Fatıma'nın, damadı Hz. Ali ile
atıştığını, Hz. Fatımanın sert çıkışına üzülen Hz. Ali'nin evi
terkettiğini tarihler yazıyor. Hadiseden haberi olan Hz. Peygamber (sav) damadını
aramaya çıkar. Onu mescidin içinde bulur. Toprağı yastık yapmış ve yüzü gözü
toz toprak olmuş olduğu halde uyuduğunu gören Hz. Peygamber, damadının baş ucuna
varır "Kalk ey toprak babası", diye uyandırır. Gönlünü âlır, tozunu
toprağım siler ve hanımının yanma gönderir.
Kızının haksızlığını bildiği halde,
damatlarını karşısına alan kaynata ve kaynanalar. Kızımın geçimini rahatlıkda,
konforda arayan anne ve babalar. Vereceği kızın şartını İslâm süzgecinden
geçirmeyen insanlar.
"Kızım sabahları ne yersiniz? Sana iyi
davranırlar mı? Yatmana kalkmana karışırlar mı? Canın sıkılınca çık gel."
gibi sığ ve basit sözlerle evlendirdiği kız ve damadının hayatını zehir yapan
kadın ve erkekler.
"Damat efendi eve bir televizyon al, benim
kızım sessizliği sevmez Onu evde yalnız bırakma. Akşamları eve geç geliyormuşsun,
bırak şu sohbetleri, toplantıları. Bayram yaklaşıyor kanepeleri değiştirin"
diyen ve elini, dilini bir türlü kızları üzerinden çekmeyen ham insanlar.
Bizler bu sünnet dışı, Kur'an dışı hayat
ve hareketlerimizle bir adım ilerleyemeyiz. Bu ilerlememiz Allah'a kavuşmak ve cenneti
hak etmek manasındadır. O diyarın sakinleri ile aramızda korkunç uçurumlar, telafisi
zor boşluklar vardır. Her geçen günde bu boşluk ve uçurum had safhaya
yaklaşmaktadır. Ümmeti olduğumuzla iftihar ettiğimiz Yüce Peygamberin yaşadığı
ve anlattığı Islâmı hayatımıza düstûr edinmek, bu işin halledilmesi demektir.
Bizler o diyarın sakinlerini kılavuz yapmadığımız, nümune olarak almadığımız
müddetçe, kargalar gibi başımız yukarı doğrulmayacaktır.
Bu meselenin istisnası olan ailelere selam ve
sevgiler.
Abdullah Büyük
Ana
Sayfa O Diyarın Sakinleri
249