Resûlullah'a Muhalefet
Etmezlerdi ![]()
O
DİYARIN SAKİNLERİ'nin Peygamberimize imanları, teslimiyetleri tanıdı.
Emirlerine itiraz etmezler, nedenlerini, niçinlerini araştırmazlar, imanlarına,
inançlarına yakışanı yaparlardı. Peygamberden intikal eden her şeyin vahiyle
alakalı olduğuna inanırlardı. O'nun boş söz söylemeyeceğini, davet ettiği
esasların Hakk canibinden olduğunu kabul ederlerdi. Şartlar, zaman, mekan mefhumlarına
bakarak Peygamberlerinin söz ve emirlerine karşı içlerinden bir tereddüt
göstermezdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ,
Peygamberimize öyle iman ile bağlanmışlardı ki kendi nefislerinden önce yüce
Resûlü düşünürlerdi. İşi o derece sağlam tutmuşlardı ki içlerinden biri bir
gün Peygamberimize şöyle dedi:
"Ben düşmana rastladım. Babam da
aralarında idi. Babamdan senin hakkında kötü bir laf işittim ve dayanamayıp ona
mızrak attım ve öldürdüm."
- "Allah'a ve âhiret gününe inanmakla
sebat eden hiçbir kavmin, Allah ve Resûlüne karşı gelip düşmanlık eden kimseleri
-o kimseler babalan, ya oğulları, ya kardeşleri, yahut soy-sopları olsalar bile- sevip
onlarla dostluk ettiklerini göremezsin." (Mücadele/22)
O DİYARIN SAKİNLERİ,
Peygamberimizi, kimseye tercih etmezlerdi. Hayatlarının her bölümünde Peygamberimiz
vardı, O'nun sünnetleri, hadisleri hakimdi. Onlar Peygamberlerinin (sözlerini,
emirlerini) arasıra kullanmazlardı. Peygamberlerin getirdiği hayat düsturları, onlar
için teneffüs edilen bir hava gibi idi. Bizler gibi, yemek duasında, zifaf duasında,
namaz duasında Peygamberi, hatırlayıp, ictimaiyyat, muamelat ahlak ve mücazat
konularında Peygamberimizi unutmazlardı. Onun için onlardan Allah razı olmuştu. Şu
hadise ibretimiz olarak bütün canlılığını korumaktadır: Müslüman olmadan önce
Mekke'nin reisi Ebu Süfyan (r.a.)
Medine'ye gelmişti. Hiç kimse yüzüne
bakmadı. Kalkıp, kızı olan ve Peygamberimizin hanımlarından bulunan Ümmü
Habibe'nin (r.a.) yanma gitti. Peygamberimizin yatağı ve deriden olan seccadesinin
üzerine oturmak istedi. Ümmü Habibe hemen katlayıp kaldırdı. Ebu Süfyan ona:
- "Kızım, sen beni mi yatağa, yoksa
yatağı mı bana layık görmedin? dedi."
Ümmü Habibe (r.a.):
"Hayır, sen yatağa layık değilsin.
Çünkü yatak Resûlullah'ındır. Sen ise müşrik olduğun için necissin" diye
cevap verdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ
Peygamberimiz'in sevdiğini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi. Çünkü Peygamberimizin
sevgi ve muhabbeti onların hücrelerine kadar, iliklerine kadar işlemiştir. Şu hadise
oldukça manalıdır;
Hz. Ebubekir (r.a.)'m, babası Ebu Kuhafe
müslüman olmak ve bey'at etmek için Peygamberimizin yanma gelmişd. Ebu Kuhafe elini
Peygamberimizin eline doğru uzatınca Hz. Ebubekir ağladı. Peygamberimiz;
- "Ey Ebu Bekir niçin ağlıyorsun?"
diye sordu. Hz. Ebu Bekir (r.a.):
- "Ya Resûlallah, eğer bu el şimdi
amcan Ebu Talib'in eli olup da senin gözün amcanın müslümanlığı ile aydın
olsaydı ben daha çok sevinirdim" dedi.
İşte böyle idi o diyarın sakinleri.
Hayatlarında, dünyalarında Peygamberimize bu kadar değer ve önem veriyorlardı.
Yüzde doksan dokuzu müslüman denilen şu memlekette,
Cumhuriyet döneminde yaşayan müslümanlar
yüzlerce defa peygamberimize hakaretler, iftiralar, yalanlar uydurdukları halde yüzleri
bile kızarmazdı. Gazetelerde açık oturumlar da, makalelerde o yüce Resûle
yakışmayan çok şeyler söylendi fakat cevapsız kaldı. Cevapsız kalması lazımdı.
Çünkü o gibi gazeteleri yaşatanlar Peygamberini tanıyamamış, müdafaadan aciz
müslümanlardı.
O DİYARIN SAKİNLERİ,
Peygamberimizi yanlarında da gıyabında da korurlardı. Aleyhinde bulunan münafık
tipli insanlara fırsat vermezlerdi.
Sahabeden olan Hz. Garefe ile alakalı bir
hadise şöyle olmuştur:
- Bir gün bir hıristiyan Peygamber Efendimize
söver. Garefe (r.a.) Hıristiyan iyice döver ve burnunu kırar. Hadise Amr b. As'a
intikal eder. Amr:
- "Biz gayri müslimlere teminat vermiş
bulunuyoruz, deyince" Garefe (r.a.):
- "Allah bizi onlara, Peygamberimize
alenen sövsün diye teminat vermekten korusun." demiş. Hz. Amr'da: "Doğru
söylüyorsun" demiştir.
Uzun lafa gerek yok. Belki tarih ve zaman
olarak Peygamberimiz ile bizim aramııda 1400 küsür yıl olabilir fakat getirdiği
hayat düsturları ile aramıza mesafe koyamayız. Gerçek iman bunu kabule yanaşamaz.
Peygamberimizi bir kenara atarak, O'na zıt olan güç ve şahıslarla uzlaşamayız.
Peygamberimiz nerede ise biz de orada olmalıyız. Kafaların ürettiği cazibeli
fücirlere kanıp Peygamberimiz'i ibadet, namaz, zekat, hac bölümünde tanıyıp, diğer
sahalarda tanımamazlık etmemeliyiz. Bunlar bir hastalıksa, -ki şüphe yoktur- böyle
bir hastalığın sonu imam kaybetmektir. İmanı kaybetmek istemeyen müslümanlar
Peygamberlerine (emir ve sünnetlerine) sahip çıksınlar. Söz ve emirlerini baş tacı
yapsınlar. O'ndan gelen emirler müslümanı camiye hapsettirmiyor. Bilakis hayata hakim
kılınmak noktasında, müslümanı vazifelendiriyor. Biz peygamberimizi bütün yönleri
ile kabul etmek mecburiyetindeyiz. Bunun gerisi laf-u güzafdır.
Abdullah Büyük
Ana
Sayfa O Diyarın Sakinleri
74